İslamın gelmesiyle insanlığın şirkten tevhide, zulmetten nura, hurafelerden hakikate, cehaletten bilgiye kavuşması ve Hazreti Peygamber döneminde İslâmiyet’in Mekke, Medine ve diğer bölgelere yayılması, cehalet ve zulmet devri, yerini saadet ve nûr devrinin başlaması ile ışığı sönen Yahudiliğin kan kaybetmeye başlaması, birçok Yahudi cemaatinin İslamlaşması Yahudilerin harekete geçmesini gerektiren en büyük neden olmuştur. Geçmişte Hz. İsa ve havarilerine yaptıkları düşmanlıklar meyvesini vermiş Hıristiyanlığı gerçek mecrasından uzaklaştırıp amaçlarına ulaşmışlardı. İslam peygamberinin kendilerinden olmamasını bir türlü hazmedememiş, buna ilaveten asrısaadetin ilk dönemlerinde Suriye, Mısır, Irak ve İran’ın fethedilmesi onları çıldırtmaya yetmişti. Yahudi cemaatinin kanaat önderleri ıslama karşı yeni bir strateji geliştirmeleri gerekiyordu. Geliştirilecek bu planı yürütecek kişiler, uygulama yer ve zamanı, uygulama sürecinin çok iyi belirlenmesi gerekiyordu. İşte Yahudilerin ıslama hediyesi bu planın en büyük zehirli meyvesi şiacılık olmuştur. Şimdi bu planın kurgusu ve başarısında kimlerin etkin olduğu, kimlerin kullanıldığı, hangi şartlardan faydalanıldığını tarihin aydınlık sayfalarından ışık alarak karanlıklarda saklanılmaya çalışılan safhalarını görmeye çalışalım.İslam düşmanlarının yapmak istedikleri şey, İslamın itikadı ve fıkıh anlayışını dumura uğratmak bozmak, gözden düşürmek, bölmek, parçalamak, sonuçta yok etmek üzere dizayn edilmiş bir anlayışı geliştirmek istemişlerdir. Tüm yaklaşımlarında bu gözlemlenebilir. Yani hakikatin tersine çevrilmesi. Bunları kısa kısa özet halinde incelersek daha net ortaya çıkacaktır. Bunu basit bir örnekle ile örenklendirirsek yine bir Yahudi ürünü olan sosyalizm felsefesi oluşturulurken, doğru veya yanlışını gözetmeden kapitalizm anlayışındaki bütün merhalelerin tersini benimsemesi gibi. Birisi toplumcudur diğeri ferdiyetçi, birisi liberaldir diğeri devletçi, birisinde inanç vardır diğerinde din sömürü aracı sayılmıştır. Bunun gibi İslam inancında ne önemli sayıldıysa onun karşısına mutlaka bir şey çıkartılması, yıkılması mümkün olanları yok etme, mümkün olmayanların gücünü zayıflatma ve güven duygusunun sarsılması hedeflemiştir.Bunları örneklendirirsek; İslam inancında peygamberler vardır, şiada peygamber inancını doğrudan kaldıramasa da yerine, onlardan daha güçlü, daha fazla yetkilerle donatılan geçmiş ve geleceği bilen, kendi ölecekleri vakti bile tayin eden, evrendeki bütün olayları iradesi ile yönlendiren, yöneten masum imamları ortaya konulmuştur. Hatta nerdeyse Hz. Peygamberimizin görevini sadece imamları tayin etmekle sınırlandırmıştır. Bu inancları ile ilgili Kuranda en ufak bir delilin bulunmaması nenediyle de Yüce Allah’ın “biz koruyacağız” dediği Kuran ı kerimi farklı yöntemlerle tahrif etmeye kalkışmışlardır. Kuran ın değiştirildiği eksiltme ve ilaveler yapıldığı konusunda çeşitli görüşler ortaya koyarak kurana olan güven duygusunu yıkmaya calışmışlar, diğer stratejisinde uydurdukları akidelerine delil bulma adına Kuranın anlam ve manasını tevil etme yoluna gitmişlerdir. İmamlar adına uydurdukları hadislerle de bunu desteklemişlerdir. Şia da Allah’ın birliğine iman vardır, fakat bu inancı tezata düşürecek uygulamaları mevcuttur. İsteklerini Allah’tan başkalarına da yöneltir ve kullardan da isterler ve "Ya Ali, Ya Hüseyin, Ya Zeyneb" derler. Allah'tan başkasına kurban keserler ve adak adarlar Kendilerince malum duaları vardır. Bu dualarla ibadet ederler. Hatta şiada bazı gruplar Allah’ın Hz. Ali nin dinde imtiyazlı bir tabaka olduğunu yayarlar ve bu imtiyazın veraset yoluyla oğullarına geçtiğini öğretirler. Allah'ı bilmenin akıl ile Kur’an ayetlerinin aklın te'kidi mahiyetinde olduğuna. Onlara göre Kur'an aklın eriştiği marifeti kuvvetlendirdiğine Kur’an’ın yeni şey getirmediğine inanırlar. İslami gelecek nesillere taşıyan, peygamberimizin en yakın güzide arkadaşlarını, akrabalarını, hanımlarını, kısacası sahabelerin anlattıkları hususlardan şüphe duyulmasını sağlamak için çeşitli iftira ve yalanlarla itibarlarını yok etmek en büyük stratejileridir. Bu yöntem ile, Hz.. Peygamberin hayat tarzı ve sünneti ile gelecek nesiller arasındaki köprüyü yıkmayı amaçlamışlar bunu için de ellerinden gelen her türlü hile düzenbazlık yalan ve iftiraları yaymaktan nesilden nesile taşımaktan yılmamış bıkmamışlardır. Yüz binlerce sahabeyi küfürle, itham etmiş, onları küfürde saymayanların, onlara lanet okumayanların dinden çıktığını hadis anlayışlarına koymuşlardır.Sağlığında Hz. Ali nin yakınında bulunan sadece on sahabeyi Müslüman saymışlar, Bu sahabelerin sadece taraftar olmaları onlara yetmiş, ama inanç ve itikat anlayışlarına bakmaya ihtiyaç bile duymamışlardır.Şiilerin İslam anlayışının karşısına getirdikleri hususlar örneklendirmek gerekirse;İslamın farz saydığı beş vakit namazı üç vakitde kılmayı getirmişler, Müslümanların dua ederken, namaz kılarken yöneldikleri bir tek Ka'besi bulunurken onlar Allah’ın Ka'besi dışında kendilerine birçok Kâbecik daha ilave etmişlerdir. Hz.. Ali şehid edilip Küfe mescidi ile evleri arasındaki bir yerde defnedilmesine rağmen, Şiiler, Ali (r.a.) Mugira b. Şubenin kabrine defnedildiğine inanırlar. Onlar bu kabri en kutsal bir Kâbe kabul etmişlerdir. Kâbe (!) olarak kabul ettikleri kabirlerden birisi de, Hz.. Hüseyin'e (r.a.) nispet ettikleri kabirdir. Orada namaz kılarlar çok farklı tapınma gösterileri sunarlar. Cenab-ı Allah (c.c.), emredildikleri ve haber verdiği hususlarda Peygamberlere itaat ve onları tasdik etmek için emir buyurmasına rağmen Hıristiyanlar o kadar aşırı gitti ki, İsa'yı (a.s.) Allah (c.c.)'a ortak koştular, dinini değiştirerek Ona isyan ettiler. Bu aşırılıklarıyla dinden de çıktılar. Aynı şekilde Şiacılarda onlara benzeme yolunda Peygamberler ve imamlar hakkında aşırı gittiler. Öyle ki onlardan bazıları Allah (c.c.)'tan başka rabler edindiler. Peygamberlerin tövbe ve istiğfarlarını haber veren nassı bile yalanladılar. Mescitlerde Cuma ve cemaate engel olup, kabirlerin başında büyük topluluklar meydana getirerek Onları yüceltirler, hacceder gibi yaparlar. Hatta bazıları daha aşırı giderek o kabirleri tavaf etmenin daha büyük bir ibadet olduğunu iddia ettiler.
Kaldı ki meseleye bugünün gerceği ile değilde o günlerde olayların bağlı olduğu sebep ve sonuç ilişkilerine bakıldığında meselenin çok daha farklı göründüğünü fark etmek mümkündür. İç çekişmelerin, yönetim paylaşımının, huzursuzluğun, bölünmüşlüğün en büyük sebeplerinden birisi, kabile kavgalarının siyaseti yönlendirmek istemesi ile eski kültürlerin dinselleştirilmesi arzusunun yattığını görürsünüz. Nitekim 632-943 yılları arasında imamlar ve halifeler etrafında cereyan eden olayların çoğunun eski arap aile kavgaları'na, yönetimi hangi kabile tarafından yürütülmesi gerektiği fikrine dayandığı görülmektedir. Her yeni olayla yeni nesillere yeni bir düşmanlık ve hasımlık şeklinde intikal etmiştir.Ümeyye oğulları, bedr savaşı'nda Hz..Hamza ve Hz..Ali tarafından öldürülen yakınlarını; haşim oğulları da Uhud savaşı'nda ebu Süfyan'ın karısı hind'in yaptıklarını unutamıyorlardı. Bunların dışında aynı İslam toplumu içinde kavmî ve kabilevî gururları zedelendiğini düşünenler ile islâm'ı içlerine tam sindirememiş gruplar varlığı, mesala rebia ile hudar kabileleri de islam öncesi düşmanlıklarını içlerinden bir türlü atamayışları... Hariciler, bu rebia kabilesinden çıkmıştı. Siyasi rekabet, sonradan dini bir ayrılığa dönüştü. Rebialılar'ın çoğu bedevi idi. İslam devleti şehir hayatı halinde gelişince, baştakilere karşı bir tepki uyanmıştı. Bedeviler cahildi. Çok eski geleneklerinden dolayı kendilerinden olmayanları düşman görüyorlar, öldürmekten de çekinmiyorlardı. Müslüman olduktan sonra, kendilerinden olmıyanı "kâfir" ve "katli vacip" olarak görmeye başladılar. Kur'an'a çok bağlı görünüyorlardı ama, taassuplarından onu anlamak ve yorumlamak ihtiyacını duymuyorlardı. Eski inanç ve anlayışlarına kur'an'ı kılıf yapmışlardı. islamın doğuş ve gelişme sürecinde inananlar arasındaki kavganın hemen hemen hepsi kabileler ve yakın amca oğulları ile uzak amca oğulları ve akrabalar arasında geçmiştir. ümeyye oğulları ve haşim oğulları gibi... işte emevi saltanatının yıkılması ile bu sefer ebu talib oğulları ile Abbas oğulları arasında bir çekişme görülmektedir. her ikisi de peygamberimizin amcasıdır. ikisi de Hz.. Muhammed’i hep desteklemişler, yardımcı olmuşlardır. ortada din kavgasının olmadığı en aydın dediğiniz insanlar arasında bile sadece aile ve iktidar kavgasının olduğu görülür. . Yine bu süreçte Ali oğulları ile ümeyye oğulları'nın ve abbas oğulları'nın zaman zaman karşı karşıya geldikleri olmuştur. Bu tür olay ali oğulları'nın kendi içinde de vardır. Hemen sıralamak gerekirse, imam musa-l kâzım'ın öz kardeşi Muhammed, öz kardeşi İsmail’in oğlu Muhammed, İsmail’in diğer oğlu ali, imam hasan-ül askeriy'in kardeşi cafer kendi adlarına imamlık mücadeleesine girmişlerdir. Şiilerin her ne kadar kendi inanç hareketlerinin Hz. peygamber döneminde cıkmış olduğunu iddia etsellerde, Hz.. Ali devri de dahil hulefâyı raşidin devrinde, dostluk ve sevgi ve muhabbet ötesinde bir mezhebî gruplaşmanın asla olmadığı anlaşılır. Bu açıdan şîa'nın Hz.. Peygamber devrinde teşekkülü mümkün görülmemektedir. Çünkü o günlerde bütün inananlar Hz. Peygamber tarafında idi. O varken bir başkasının taraftarı olmaya lüzum yoktu. Çünkü o toplumun tek önderi ve tek lideriydi. İslam içine fitne sokmak isteyen münafıklarca tezgahlanan ve ayrıcalık çıkartarak siyasi bir ihtilal hareketine dönüştürülerek Hz. Osman’ı şehit edilmesinden sonra Hz.. Ali’nin yanında yer alan Ali şiası olarak bilinen malum grup da Hz. Ali nin onlara en çok ihtiyaç duyduğu an ona ihanet ederek harici sıfatını kazandılar. Hazreti Ali’nin halifelik döneminde çektiği sıkıntılar, siyasi kavgalar, iç karışıklıklar ve şehit edilmesi İslam düşmanlarının işine yaradı, onlara yeni bir acılım kazandırdı. Yahudi planının uygumla alanının daha etkin hale geldiğini, Hariciliğin dışında yeni bir anlayışın yani Hz. Ali nin gıyabında bir aliciliğin, şiacılığın oluşumunun hız kazandığını bu faaliyeti sürdürecek isimlerin bir bir ortaya çıktığını görmek mümkündür. Bu aşamalarda her çıbanın oluşmasında etkinliği olan meşhur fitneci Abdullah İbni Sebe şia hareketinin sarsılmaz temellerini attığını görürüz görürüzde ne hikmetse bazıları bu ismi görmek istemezler. Böyle bir yahudinin bir inanc hareketin mimarı durumunda olması elbetde o inanc mensuplarını bu tür savunma refleksine sokar. Bu doğaldır. Ancak bu gerceği değiştirmez. Üzerinden asırlar geçmiş bir gerceği onca delile rağmen yok saymak kimi inandırabilir. Meshepler tarihini incelediğinde de görülecektir ki parcalara ayrılan şia meshepleri arasında sebeciler mevcuttur. Abdullah ibni sebe hayali bir şahıs ise bu fırka neyin nesi? Bunu reddendeler hakiki tarihlere bakarak şu soruların cevabını öğrenmelidir. Abdullah ibni sebe kimdir? Stratejisi neydi? Gerçekten yaşamış bir kimsemidir? Hangi kaynaklarda adından bahsedilir? Bazı şia ve şia dışındaki kimseler bunun varlığını neden reddederler? Bu kişinin etkin faaliyetleri;İslam düşmanı Yahudilerin ileri gelen kanaat önderlerinin planında; Müslümanlar arasında ayrılık çıkarılarak, İslâm’ın gelişmesine engel olunacak, sonra da İslâmî inanç sistemi bozularak itikada hurâfeler katılacak ve Müslümanlar arasına, kalıcı bir fikir ayrılığı oluşturulması sağlanacaktı. Planın ana başlığı bu idi. hedefin gerçekleşmesi için bu işin altından kalkabilmek zeka ve cesarete sahip lider gruplar oluşturulacak onlar aracılığı ile Müslümanlar arasındaki birliği sağlayan bütün değerler zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Yapılan her faaliyet de geri dönüşümler alınarak durum değerlendirmesi yapılacak, sonuca göre yeni stratejiler geliştirilecek, hedefe ulaşmak için plan gelişmelere acık uzun süreli amaç odaklı olacaktı ki, netice de öyle oldu.Bu stratejinin doğal lideri fitne hareketleri ve komitacılğı organize etmekte usta olan Abdullah İbn-i Sebe Müslümanlar arasında çıkardığı ihtilaflarla ve iç harplerle belirlenen birinci hedefi gerçekleştirmişti. Sonuca ulaşmanın yolu buradan gidiyordu. Diğer esas amaç İslâm inancına hurafeler sokarak Müslümanlar arasında kıyâmete kadar devam edebilecek bir ayrılık çıkararak onları inanç yönünden parçalamak, fraksiyonlara bölmek onu yönünden saptırmaktı. İslamiyet’e ilk fitneyi sakon Müslüman gözüken, kâfirliğini gizleyen Yahudi Abdullah ibni Sebe dir..Hz.. Osman’a karşı çeşitli yalan ve iftiralar uydurarak ayaklanmalarını teşvik eden Abdullah İbni sebe 656 yılında mısır'dan Medine’ye şikâyet için gelenlerin başını çekmiş karmaşa oluşturarak Hz. Osman ın şehit edilmesini sağlamış ancak, birlik ruhunu köreltememişti. Etrafı ile Hz.. Ali nin yanında yer aldı ve onun taraftarı "şia"sıymış gibi göründü. O dönemde bir ayrıcalık yaratmanın en gecerli yolu “Ehl-i Beyt” sevgisini kullanmaktı. İşte ibni sebe de bunu yaptı. Ehl-i Beyt’in en ateşli bir taraftarı, bu düşüncenin ileri geleni olarak sahneye çıktı. Hilâfetin baştan beri Hz.. Ali’nin hakkı olduğunu ve ondan haksız olarak gasp edildiğini etrafa yaydı. Bu konuda ne yapılması gerekiyorsa bir bir tezgâhladı. İç karışıklıklar, yetişkin sahabelerin bir bir ahrete göçmesi, büyüyen coğrafyada yeterli İslami eğitimin olmaması, iyi bir ortamdı. Bu şartlarda Ehlibeytin mazlumiyeti, istismar için aranıpta bulunmayan bir fırsattı. İste Müslümanların içinde bulunduğu bu olumsuzluk ve zayıflıklar düşman için iyi değerlendirilen bir fırksat oldu. Bir yandan Hz. Ali taraftarı gözüküp bilinçsiz halkı Hz. Ali yi ilah yerine koyma faaliytlerini sürdürürken bir taraftan haricilerin akıl hocalığını yapıp Hz.. Ali’den kaçan Haricilerlerin reisi Evfa oğlunu buldu. Onunla işbirliğine gitti. Evfa oğlunun Hz.. Ali’ye karşı bir harekette bulunmak istediğini anlayınca, ona: “Böyle bir hareketle Ali’yi mağlup edemezsiniz, ancak siz mağlup olursunuz.” dedi. Evfa oğlu, İbn-i Sebe’ye fikrini sorunca, o da: “Üç fedai ile bu işi hallederiz.” dedi.
Tarih boyunca kademe kademe sinsi sinsi etkin oldukları grupların içine sokmayı başarmışlardır. Ancak bugünün aydın şii düşünürleri bu sapkınlar ile hakikatleri bir birinden ayırtetmeye calıştığını da unutmamak gerek. Sürecin tarihi gelişimini takip etmeye devam edersek;Hz.. Ali haince arkadan vurulduktan sonra kendisini vuran ibni mülcem'in öldürülmemesini" söyleyecek kadar gücü olmasına rağmen toplam 17 oğlundan hiçbirinin halife olmasını vasiyet etmemiştir. Böyle bir şeyi düşünseydi, onu da söyleyebilirdi. Şahadetinin ardından yerine büyük oğlu Hz.. Hasan Halife seçildi.Şii tarihçilerinden olan Isfehanî, Hz.. Hasan’a ilk biat edenin Abdullah b. Abbas oldugunu söylemektedir.[ Ebû’l-Ferec el-Isfehanî (356/966), Mekâtilu’t-Talibiyyîn, (thk. Ahmet Sakar), Beyrut 1987, 52 ). Ancak Abdullah b. Abbas, Hz.. Ali’nin Basra valisi idi ve o anda Kûfe’de olmayıp görevinin başında bulunuyordu.[ Ali Yasin, 122] Zaten Isfehanî Hz.. Hasan’a ilk biat eden şahsin Abdullah b. Abbas olduğunu söyledikten sonra Muaviye tarafından Hz.. Hasan’ın hâkimiyetinde bulunan kentlere casusların gönderildiğini, Kûfe’ye gönderilen casusun Hz.. Hasan, Basra’ya gönderilen casusun da Basra valisi Abdullah b. Abbas tarafından yakalanarak idam edildiğini belirtmektedir.[ Isfehanî, Mekâtil, 54] Görüleceği gibi İsfehandı daha önceki söylediği ile tezada düşmekte bir noktada kendi kendini yalanlamaktadır ki bu da şii tarihçilerinin en büyük özelliğidir. Abdullah b. Abbas’in o tarihte Basra’da olduğunu kabullenmektedir. Ibn A’sem’in de Abdullah b. Abbas’ın Basra’dan Hz.. Hasan’a mektup yazip, Muaviye ile savasa devam etmesini tavsiye ettiğini söylemesi de[Ibn A’sem, III/IV, 285] Abdullah’ın, Hz.. Hasan’a biat ettiği tarihte Kûfe’de olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.Hazreti Hasan babasının halifelik yaptığı dönemde de aktif çalışmaların içinde bulunmuş bir kişi olarak ülkenin içinde bulunduğu karışıklıkların sonucunun nereye doğru gittiğini görmekte bunun çözümü ve halifelik konusunda dedesi Peygamberimiz Hz.. Muhammed’in “Benden sonra hilafet 30 yıldır. Ondan sonra ısırıcı saltanat başlar.”, ” Benim bu oğlum seyyiddir, umulur ki, Allah bununla iki Müslüman kitlenin arasını bulacaktır.” sözleri gereğince muaviye ile anlaşma yaparak halifelik'ten 662 yılında çekildiğini bildirdi. Hz.. Hasan; muaviye (r.a) karşı “Kur'an’a ve sünnete uyması, şura kararlarına göre hareket etmesi ve Hz.. Hasan yandaşlarından intikam almaması” şartlarını öne sürdü. Bunu kabul eden Muaviye (r.a), biat almak üzere Kufe’ye gitti. Orada Muaviye (r.a) halka hitap ettikten sonra minbere cıkan Hz.. Hasan şöyle dedi;"Ey Irak halkı! Benim gönlüm sizden soğudu. Babam Hz.. Ali’nin sağlığında bunca muhalefetler ettiniz, bir gün O'nu gamsız bırakmadınız. Nihayet babamı öldürdünüz. Bana da bunca zahmet verdiniz; üzerime hücum eylediniz; beni yaraladınız. Henüz yaram iyileşmedi. Malımı yağmaladınız. Ey Irak halkı! Eğer siz ehl-i beyt-i Rasulullah'a eza kıldınızsa da Allah hıyanette bizimle sizin aranızda hâkim ve kâfidir. Şu halde ben Muaviye’ye biat ettim. Sizin biatinizden bizar oldum." dedi.Daha sonra Muaviye ile yaptığı bir anlaşma ile ona biat etti. Bu anlaşmanın önemli maddelerinden birisi de "Muaviye kendisinden sonra kimseyi yerine tayin etmeyecek; aksine bu iş(hilafet), ondan sonra Müslümanların şurası ile tesbit olunacaktır" şeklindedir ki bir şii yazar olan Gölpınarlı da Tarih Boyunca islamm Mezhepleri ve Şiilik (istanbul 1979),377 eserinde bu görüşü paylaşmaktadır. Hasan (r.a.)'dan sâdır olan en önemli şey Onun kendi isteğiyle babasından sonra ( Ali'nin (r.a.) vefatından sonra) Muaviye'ye biat etmesi ve halifeliğin bir şura tarafından seçilme şartı koymasıdır. Siacıların bu biata iştirak etmeleri hak olduğuna da inanmaları gerekirdi. Çünkü onlara göre bu biat masum olan bir zâttan Yani ikinci İmam Hz. Hasan dan dan sadır olmuştur. Hâlbuki onlar bu biati inkâr ederek masum olan imamlarına muhalefet ettiler. Bu durum ancak iki şekilde izah edilebilir:
© KERBELA BEdesigned by DT